Tasavvuf, İslam kültürünün çok önemli hususiyetlerinden biridir.
Dolayısıyla tasavvufun İslami olup olmaması meselesinden ziyade tasavvuf mürşitlerinin İslam ile olan irtibatlarıdır.
Ölçü, şer-i şeriftir. Yani İslami kaidelere uygunluğu tasavvufun temel kriteridir.
Hatta meselenin akılda daha kalıcı olması açısından meşhur bir kıssayı nakledelim:
Tasavvuf geleneğinde yer alan şeriat, tarikat, hakikat (ve marifet) kapıları, kulun manevi olgunlaşma safhalarını ifade eder.
Bu anlamda bir derviş adayı vardır. Bir mürşide giderek bu dört kapının (şeriat, tarikat, hakikat ve marifet) ne anlama geldiğini sorar. Mürşidi ise bunu kelimelerle değil tecrübelerle öğrenmesi için dervişi camiye gönderir. Ve orada bulunan dört farklı kapıyı gösterir. Ve der ki: “Camide namaz kılan dört farklı kapıdaki adama gidip enselerine birer tokat at.” Derviş adayı aynısını yapar. Ve şöyle bir muameleye maruz kalır.
1. Şeriat ehline vurur; adam hemen arkasını döner ve dervişe aynı sertlikte bir tokat atar. Kişi, yediği tokat şiddetinde bir tokatla cevap verdi. Bu, Şeriattır. Hakkını istedi ve aldı (Kısas).
2. Tarikat ehline vurur; tarikat ehli ise tokat atan kişiye tebessüm ederek bakar. Karşılık vermez. Bakmasındaki amaç şudur:
Cenab-ı Hak bir tokat göndermiş.
Aracının kim olduğunu merak ettiği için dönüp adama baktı.
Bu ise tarikattır (sabır ve edep).
3. Hakikat ehline vurur; kişi, arkasına bile dönüp bakmaz. Çünkü vuranın arkasındaki asıl gücün Cenab-ı Hak olduğunu bilir; vasıtaya takılmaz.
“Cenab-ı Hak, kiminle gönderirse gönderir.”
“O’nun bileceği iştir”, der ve teslim olur.
Bu da hakikattir.
Burada ki mesele, ehl-i tasavvufun nasıl bir davranış içinde olacağı ile alakalıdır.
Yani tasavvuf, bir hal ilmidir.
Pekiyi kendini ehli tasavvuf kabul edenler, benzeri bir durumda nasıl bir tavır sergilemektedirler?
Asıl sorulması ve sorgulanması gereken nokta burasıdır.
Ehli tasavvuf bir kişi ya da topluluk, başlarına bir şey geldiğinde “Neden böylesi bir hali ile karşılaştık” diyerek tasavvuf erbabına mahsus bir hareket tarzını benimsemesi gerekmez mi?
Nerede hata yaptığını düşünmesi icap etmez mi?
Nitekim Nisa suresinde şöyle buyurulmamış mıdır?
“Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir” (4/79).
Tarih boyunca görülmektedir ki tasavvuf ehli, ilk mürşitlerinden sonraki takipçileri tarafından -birçok sebep gösterilebilir- farklı yerlere çekilmiş, taşınmış ve çok zaman da aslından saptırılmıştır.
Burada, tasavvuf tarihine girip konuyu akademik bir çalışmaya dönüştürmek istemem.
Ancak bazı noktalarda istişare eleştirilerimizi dile getirmek; misalleri, kaynaklarından alarak günümüze intibak ettirmek; boynumuzun borcudur.
Hele hele günümüzde şeriat, tarikat ve hakikat (marifet) meselesinde çok sıkıntılı bir halin varlığı ortada iken…
Hakiki mürşitlerin yolundan gittiklerini ifade (iddia!) edenlerin, hırs ve tamah bataklığına saplanma tehlikesiyle karşı karşıya kalındığı bir zaman diliminde tarihten ders almaları elzemdir.
Hakikat yolun yolcuları olduklarını iddia edenler, dünyevileşmeden; esas mecrasında hizmetlerine devam etmeleri bir mecburiyettir.
Varoluş sebepleridir.
Ehli sünnet itikadının temel kaideleri buna icbar etmektedir.
Bu husus, iddia sahiplerinin akıldan çıkarmamaları gereken fiili bir durumdur.
Binaenaleyh öyle bir noktaya gelinmiş ki hakiki mürşidi kamillerin (söz ve fiiller temelinde) takipçileri ya da takipçileri adına hareket eden lider kesimin; şeriat, tarikat ve hakikat üçlüsünde mündemiç ve hem hal olmaları kaçınılmaz iken, sanki tersi bir durum söz konusudur.
İddia sahipleri, temsil ettikleri yolu zan ile değil; ilim, amel ve ihlasla (amel) eden bir tarikin yolcuları gibi tefekkür etmeleri gerekmez mi?
Gerekmez mi suali zaittir: zikredilen şekilde yapmaları mecburidir.
Bilinmelidir ki tasavvufu ilimden ayrı gören zihniyet ne kötü ve arızî bir topluluktur.
Körü körüne bağlılık ise bağnazlık ve cehalettir.
Yaklaşık on asır evvel yaşamış Sufilerden Hâris el-Muhâsibî (ölüm:243/857) en-Nesâih adlı (Uludağ, 2021: 84) eserinde ömrünün bir kısmını ümmetin içinde meydana gelen ihtilaflar üzerinde geçirdiğini söyleyerek şöyle der: “Herkesin, kendilerine tabi olanların necata erdiklerini, muhalefet edenlerin ise mahvolduklarını iddia ettiklerini gördüm.”
Halbuki dâvâ şuuru; “Hizmet muvaffak olsun da varsın bizim yerimiz caminin pabuçluğu olsun” mefkûresini gerçek mânâda baş tacı etmektir.
Dava şuuru Hakikatle olur.
Hakikate vuslat ise Tasavvufla mümkündür.
Tasavvuf; Şeriat, Tarikat ve Hakikat’tir.
Tasavvuf; Kur’an-ı merkezli bir hayattır.
Tasavvuf; Şeriat’ı yaşamadan, onunla hemhal olmadan tarikata mensubiyetin imkansızlığına itikattır.
Tasavvuf; “Bölüşürsek var oluruz; bölünürsek yok oluruz” düsturunu benimseyen bir sistemin dibacesidir.
Tasavvuf; diğerkâmlık ruhunu diriltip îsâr anlayışını hayatın merkezine koyan bir yoldur.
Hasılı…
Bütün tarikat ve cemaat erbabı (burada kast edilen; Türkiye’de mevcut olan bütün teşekküllerdir.) asli vazifelerine rücu etmelidirler.
Herkes, kendini en sert şekilde tenkid ederek nerede hata yaptıklarına yoğunlaşmalıdırlar.
“Kendi kusurunu görmeyen bir tasavvuf erbabı nasıl olur” diye kendi nefsinden başlayan bir temizlenme sürecini başlatmalıdırlar.
Bakınız, bu tarz bir tefekkür anlayışı, meseleleri nasıl da hal yoluna koyacaktır.
Herkes buna şahit olacaktır.
Görünen o ki tasavvuf erbabı bunu yapmak yerine yukarıda zikrettiğimiz Hâris el-Muhâsibî’nin en-Nesâih adlı eserinde belirtiği gibi istişari eleştiri yapanları; “mahvoldukları korkusunu” yaymakla meşguller.
Ve bunu, bütün tilmizlerine, mensuplarına zerk ederek korku tüneline sokmaktadırlar.
Bu, çok tehlikeli bir gidişattır.
Şu tespit ve ikazlar ile konumuza nihayet verelim.

Peygamber Efendimizden (sav) sonra Kâbe'de âşikâre Kur'an okuyan ilk sahâbî olan Abdullah b. Mes'ûd’a(ra) göre bazen bir müminin bir müşkülü ve meselesi olur. Bu sorun onun gönlünü rahatsız, ruhunu tedirgin eder. Gider bir alime durumu anlatır. Âlim de onu rahatlatan ve ferahlatan açıklamalar yapar ve gönlünü huzura kavuşturur. Bu durum mevcut oldukça insanlar hayırda ve doğru yoldadırlar ama yakın bir gelecekte bu durum ortadan kalkacaktır (Uludağ, 2021:118).
Yine Sufilerin önde gelenlerinden Ebu Tâlib Mekkî’ nin (ö:386/996) Kûtu’l Kulub adı eserinde şöyle bir tespit ve tenkitlerde bulunur: “Şatah Söyleyen Mutasavvıflar, hiç çekinmeksizin ve de aldırmaksızın müminleri Kur’an ve sünnet çizgisinin dışına çıkarır, müçtehitlerin içtihatlarına muhalefet ederler. Zan, tahmin ve vesveseye dayanak açıklamalar yaparak müminlerin kafalarını karıştırır, gönüllerini huzursuz, ruhlarını tedirgin ederler. Onları dinleyen ve sözlerine kulak verenler hayret vadilerinde şaşkın şaşkın dolaşırlar. Onlar saplandıkları bataklığı tevhid, yani serabı su zannederler; takva ehline asla rehber olamaz, kimseye yol gösteremezler. Bu yüzden onların söylediklerine kulak asmamak gerekir” (Uludağ,2021:119).
Süleyman Uludağ hocanın şu tespitleri önemlidir (2021.177-178): “Hakikaten sûfîlik ve velilik bir amel, ibadet, ahlak, edep, manevi hâl ve yaşama tarzıdır, ilim ve irfana dayanır, özünü hikmet oluşturur. Bu işin derûnî ve sır tarafı vardır. Çalışmak, çabalamak ve çile çekmekle kazanılan bir erdemdir, dervişlik uzun tecrübelere ihtiyaç gösterir, belli soydan gelmek veya hak edilmeden bir hilafetname ve icazetname olmakla elde edilmez (…) Şeyhzadeliğin ve beşik şeyhliğinin bu yolda hiçbir yeri olmadığı gibi bir heyetin imtihan ve takdir etmesiyle de bir kimse tarikat ve tekke şeyhi olamaz (son dönemlerde bu durum görülmüştür).”
Herkes bunu kendi meşrebine göre tartsın. Üzerine alınsın.
Haydi o vakit: Aslî vazifeye rücu!...
Kaynak: Uludağ, Süleyman (2021). Tasavvuf ve Tenkit, Dergâh Yayınları. İstanbul.