Geçtiğimiz günlerde Kuzey’in sakin ülkesi İsveç’teydik.
Şehirde dolaşırken yolum İsveç Başbakanı’nın konutunun önüne düştü. İnsan, alışageldiği siyaset manzaralarının etkisiyle ister istemez etrafına bakınıyor. Hani nerede kilometrelerce uzanan konvoylar, siren sesleriyle boşaltılan yollar, gösterişli otomobiller ve koruma orduları?
Karşılaştığım manzara ise alıştığımız görüntülerden oldukça farklıydı. Başbakanın konutunun önünde dikkatimi çeken, gösterişli bir makam aracı değil, mütevazı bir şahsi otomobildi.
İşte o an insan düşünmeden edemiyor. Bir ülkenin başbakanı olmak, insanın kendi özel hayatında da gösterişe yönelmesini mi gerektiriyor? Makam yükseldikçe otomobillerin büyümesi, yaşamın lüksleşmesi ve halkla aradaki mesafenin açılması neden bir başarı göstergesi kabul ediliyor?
Elbette her ülkenin güvenlik şartları, gelenekleri ve yönetim anlayışı farklıdır. Ancak burada asıl mesele otomobilin markası ya da model yılı değil, insanın sahip olduğu makamla kurduğu ilişkidir.
İsveçlilerin yaşam kültüründe önemli bir yeri olan “Lagom” sözcüğü, kabaca “ne az ne çok, tam kararında” anlamına geliyor. Bu anlayış, insanın hayatında ölçülü olmasını, ihtiyaçlarıyla gösteriş arasındaki farkı gözetmesini anlatıyor.
Belki de bizim üzerinde düşünmemiz gereken nokta tam olarak burası.
Bizde zaman zaman bir insanın değeri, sahip olduğu otomobille, oturduğu evle ya da taşıdığı unvanla ölçülüyor.
Makam sahibi olmak, sanki toplumun geri kalanından farklı bir hayat yaşamanın doğal gerekçesiymiş gibi görülüyor.
Oysa makam, insanı halkından uzaklaştırmak için değil, halkına hizmet etmesi için vardır.
Bir yöneticinin gerçek büyüklüğü, kaç araçlık konvoyla dolaştığında değil, vatandaşın derdini ne kadar dinlediğinde ortaya çıkar.
İnsanların kendisine ulaşmak için kaç kapı aşmak zorunda kaldığıyla değil, sorunlarına ne kadar hızlı çözüm bulabildiğiyle ölçülür.
İsveç, sanayisi, teknolojisi ve dünyaya kazandırdığı markalarla güçlü bir ekonomiye sahip ülkelerden biri. IKEA’dan Volvo’ya, Spotify’dan Ericsson’a, H&M’den Electrolux’e, Scania’dan Husqvarna’ya ve Manicraft gibi daha yeni markalara kadar uzanan başarı hikâyeleri, üretimin, tasarımın ve yenilikçiliğin önemini gösteriyor.
Elbette bir ülkenin ekonomik başarısını yalnızca yaşam tarzıyla açıklayamayız. Ancak kaynakları eğitime, bilime, teknolojiye ve insanın refahına yönlendirmek, her toplum için önemli bir hedeftir.
Bir ülkenin gelişmişliği yalnızca büyük binalarıyla, pahalı araçlarıyla ya da görkemli törenleriyle ölçülmez. Asıl ölçü vatandaşının huzuru, aldığı eğitimin kalitesi, sağlık hizmetlerine erişimi, adalete duyduğu güven ve geleceğe umutla bakabilmesidir.
Bizim insanımız da güzel yaşamak istiyor. Daha iyi evlerde oturmak, daha iyi otomobillere binmek, çocuklarına güzel bir gelecek hazırlamak istiyor.
Bunların hiçbiri yanlış değil. Ancak vatandaş kendi geçimini sağlamak için hesap yaparken kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını da sorgulamakta haklıdır.
Burada mesele, bir yöneticinin şahsi hayatına karışmak ya da sade yaşayan herkesi örnek insan ilan etmek değildir. Mesele, toplum olarak neyi başarı ve itibar kabul ettiğimizi yeniden düşünmektir.
Bir insanın değerini otomobilinin fiyatıyla ölçüyorsak, yanlış bir terazimiz var demektir. Bir yöneticinin itibarını konvoyunun uzunluğuyla değerlendiriyorsak, asıl görmemiz gerekenleri gözden kaçırıyoruz demektir.
Devletin itibarı, pahalı araçlardan önce adaletle, liyakatle ve vatandaşına gösterdiği saygıyla yükselir.
Güçlü devlet, insanına tepeden bakan değil, insanının yanında durabilen devlettir.
İsveç’te gördüğüm o mütevazı şahsi otomobil, bana bir kez daha bunları düşündürdü. Bir otomobilin mütevazı ya da yeni olması elbette tek başına bir ülkenin medeniyet seviyesini göstermez.
Ancak bazen küçücük bir ayrıntı, insanın zihninde büyük soruların kapısını açar.
Makamlar geçicidir. Koltuklar el değiştirir, unvanlar değişir, otomobiller eskir.
Geriye ise insanın nasıl yaşadığı, görevini nasıl yaptığı ve başkalarının hayatına ne kattığı kalır.
Bir ülkenin büyüklüğü, yöneticilerinin bindiği otomobillerin fiyatıyla değil, vatandaşlarının yaşadığı hayatın kalitesiyle ölçülür.
Belki de gerçek zenginlik, daha fazlasına sahip olmak değil, sahip olduklarımızla yetinmeyi bilmek ve kimseye üstünlük taslamadan yaşayabilmektir.
Şatafatın değil, insanın değer kazandığı bir dünya dileğiyle…
Sağlıcakla…